22 Ocak 2021 Cuma

KIYI PLANLAMASI VE YAPILAŞMASINDA KAZANILMIŞ HAKLAR

 

Anayasada kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilmiş, sahil şeritlerinden yararlanmada kamu yararına öncelik verilmiştir.

Anayasanın kıyıya ilişkin kuralları ve Anayasa Mahkemesinin, 3086 sayılı Kıyı Kanununun tüm hükümlerini iptal ettiği 25.02.1986 günlü, 1985/1, K:1986/4 sayılı kararının gerekçeleri dikkate alınarak hazırlanan 3621 sayılı Kıyı Kanunu 17.04.1990 tarihinde, bu Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmelik ise 03.08.1990 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

3621 sayılı Yasanın 4. maddesinde, sahil şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alan olarak tanımlanmış, Kanunun Geçici Maddesinde de, “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce mevzuat hükümlerine uygun olarak onanmış ve kısmen veya tamamen yapılaşmış 1/1000 ölçekli uygulama imar planlarının sahil şeritleri ile ilgili hükümleri geçerlidir…” hükmüne yer verilmiştir.

Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik hükümleri uyarınca, kısmi yapılaşma değerlendirmesi mevzi imar planlarında imar adası bazında, uygulama imar planlarında ise sahil şeridinde kalan imar adalarının bütünü bazında yapılmaktadır.

Mevzi imar planlarının olduğu yerlerde yapıların bulunduğu parsellerin sayısının veya kullanılan toplam taban alanının imar adasındaki toplam parsel sayısının veya toplam alanın yüzde ellisinden fazla olması durumu; uygulama imar planlarının olduğu yerde de plan kapsamındaki imar adalarının sayısının yüzde ellisinden fazlasında anılan koşulların bulunması kişilere korunacak haklar sağlayan ölçüt olarak alınmıştır.

Anayasaya göre, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan ve yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği belirtilen kıyılar üzerinde "kazanılmış hak" kavramının ne derece geçerli olduğu konusu, Kıyı Kanunu ve bu Kanunun uygulanması yönünden büyük önem taşımaktadır.

Kıyı Kanunundan önce oluşmuş hakların nasıl ve hangi ölçüler içinde korunabileceğini belirlemek için Kanuna geçici madde eklenmiş ve buna uygun olarak Yönetmelikle kısmi yapılaşma tanımlanmış ve mevcut hakların sınırları belirlenmiştir.

Sahil şeritlerinde kazanılmış hakların korunmasına yönelik olarak düzenleme getiren 3830 sayılı Yasanın Geçici Maddesinde; kısmen veya tamamen yapılaşmamış alanlarla ilgili imar planı revizyonlarının 11.07.1992 tarihinden itibaren bir yıl içinde tamamlanması zorunluluğu getirilmiş, kazanılmış haklara ilişkin düzenleme getirilmemiş, 3621 sayılı Yasaya göre sahil şeritlerinde kazanılmış hakkın doğmadığı alanlarda imar planı revizyonuna gidilmesini öngörülmüş bulunmaktadır.

 Bu duruma göre, sahil şeritlerinde 17.04.1990 tarihinden önce geçerli olan uygulama imar planları; kısmen veya tamamen yapılaşmış alanlara yönelik planlardır.

Kanunlara getirilen ve kanunların geçiş hükümlerini düzenleyen Geçici maddeler ile yeni düzenleme yürürlüğe girinceye kadar geçecek süre içinde yapılacak işlem ve düzenlemeler, uyulacak ilke ve kurallar ile daha önceki düzenlemelerden doğan hakların korunmasına ilişkin hususlar ve benzeri geçiş hükümleri düzenlenir.

Kıyı kanununa eklenen geçici madde de, yukarıda düzenleme amacı belirtilen, daha önce kanunla belirlenmiş hakların korunması ve kişilerin mağdur edilmemesinin amaçlandığı bir geçici maddedir. Ancak, bu madde ile önceden var olan hakların sınırsız olarak korunması söz konusu değildir.

İmar hukukunda, kazanılmış hak kavramı ile ilgili olarak belli bir ölçütün, Kıyı Kanununun amacına uygun olarak belirlenmesi zorunludur. Bir kez yasanın bir kuralına aykırı biçimde edinilen hakka, daha üstün bir hak bulunmasına karşın, sonsuza değin geçerlilik tanınması, kazanılmış hak durumunu genişletir. Diğer yandan, Anayasa'nın kıyılara ilişkin yukarıda belirtilen hükmüne aykırı olarak kıyıların daraltılması sonucunu doğurur ve kıyılardan yararlanmada önceliği kamuya veren Anayasa ile bağdaşmaz.

Kanun ve Yönetmelik hükmüne göre kısmi yapılaşma olması durumunda kazanılmış hak; anılan yapıların mevcut haliyle korunmasına ilişkin olup, geçici maddede belirtildiği gibi kısmen veya tamamen yapılaşmamış alanlarla ilgili imar planı revizyonlarının kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde tamamlanarak, kısmi yapılaşma durumunun tespit edilmesi gerekmektedir.

11 Temmuz 1992 öncesi yapılan veya yapılmaya başlanan yapılar hakkında ise kazanılmış hak oluşmakta, ancak daha sonra yapılacak imar planlarında 100 metrelik sahil şeridinin Kıyı Kanununa uygun olarak planlanması ve yeni yapılanmaların Kıyı Kanununa uygun olması gerekmektedir.

Bu kapsamda kısmi yapılama gereği kazanılmış hakkı bulunan sahil şeridindeki yapı sahiplerinin yapıları ekonomik varlığını sürdürene kadar korunmakla beraber kanun ve yönetmelik hükmü gereği kazanılmış hakkı bulunan parsellerin ve kısmi yapılaşmadan yararlanan yapılaşmamış taşınmazların devamlı olarak bu haktan yararlanması ve sürekli yapılaşma hakkı tanınması ve sonraki tarihli planlarda kullanım kararlarının değiştirilmemesi Anayasa ve Kıyı Kanunu hükümlerine, planlama esas ve tekniklerine uygun olmaz. Bu yapıların bulunduğu taşınmazların da yeni yapılacak imar planında kullanım durumları değiştirilebilir.

Bu doğrultuda, Kıyı kanununda belirlenen kısmi yapılama hakkından yararlanarak tamamlanmış binalar, imar planlarındaki yeni fonksiyonları yaşama geçirilme sürecine değin ekonomik ömürlerini sürdürene kadar varlıklarını sürdürecekler, ekonomik ömürlerinin sonunda yeni plan hükümlerine tabi olacaklardır.

 

17 Ocak 2021 Pazar

31.12.2017 Tarihi İtibariyle İnşa Halinde Olan Yapılar İmar Barışından Yararlanabilir mi?

 

İmar barışı düzenlemesi yürürlüğe girdiğinde, imar mevzuatına aykırı olup, 31.12.2017 tarihi itibariyle bitmiş yapılar olabileceği gibi inşaatı devam eden yapıların da bulunabileceği bir gerçektir.

Bu anlamda, örneğin 31.12.2017 tarihi itibariyle 4. kat seviyesinde olan bir inşaatın, Kanunun yürürlüğe girdiği 18.05.2018 tarihinde 5. kat, yapı kayıt belgesinin alındığı tarihte de 7. kat seviyesinde olduğu düşünülecek olursa, bu yapının imar barışından yararlanması mümkün olmayacak mıdır? Ya da hangi halde bu yapı imar barışından yararlanıp kullanım hakkı elde edilecektir.

Verilen bu örnekteki gibi bir yapının 31.12.2017 tarihi itibariyle 4. kat seviyesindeki haliyle imar barışından yararlandırılmaması Yasa koyucunun, “Afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınması ve imar barışının sağlanması” amacına aykırılık oluşturur.

Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar’ın 6. maddesinde, “İnşaat halindeki yapılarda 31/12/2017 tarihi itibari ile bitmiş olan kısımlar için ilave inşaat alanı ihdas etmemek şartı ile Yapı Kayıt Belgesi verilir ve Yapı Kayıt Belgesi verilen kısımların eksik inşaat işleri tamamlanabilir”. hükmüne yer verilerek inşaat halindeki yapıların da imar barışından yararlandırılması öngörülmüştür.

Ancak Yasa’da esas alınan tarih 31.12.2017 tarihi olduğuna göre, söz konusu yapının bu tarihten sonraki (ruhsata tabi iken ruhsatsız olarak yapılmış olan) kısımlarının Yasa hükümlerinden yararlandırılması mümkün değildir.

Bu sebeple, 31.12.2017 tarihinde inşaat halinde bulunan bir yapının, bu tarihten sonra tamamlanarak, tamamlanmış haliyle yapı kayıt belgesine konu edilmesi durumunda imar barışından yararlandırılması mümkün olmamakla birlikte; yapı kayıt belgesinin, yapının 31.12.2017 tarihindeki durumuna göre düzenlenmiş olması halinde, yapının bu tarihteki kısımlarının imar barışından yararlandırılmaması, Yasa’nın amacına aykırı olarak, yorum yoluyla kapsamının daraltılması sonucunu doğuracaktır.

31.12.2017 tarihinde inşaat halinde bulunan bir yapının inşaatına 31.12.2017 tarihinden sonra devam edilmiş olmakla birlikte 31.12.2017 tarihindeki durumu için yapı kayıt belgesi başvurusunda bulunmuşsa, salt 31.12.2017 tarihinden sonra inşaata devam edilmiş olması sebebiyle inşaatın 31.12.2017 tarihindeki durumu için de imar barışından yararlanılamayacağı düşünülemez. Böyle bir durumda ortada hukuka uygun şekilde alınmış bir yapı kayıt belgesi bulunmaktadır. Belgenin alınmasında Yasa’da ve Esaslar’da aranan şartlarda herhangi bir eksiklik ya da yanlışlık yoktur. Yapı Kayıt Belgesi yapının belgede gösterildiği şekliyle kullanım amacına yönelik olduğundan, yapı belgede yer aldığı şekliyle kullanım hakkı elde etmiştir.

Burada hukuka aykırılık taşıyan şey yapı kayıt belgesi değil, 31.12.2017 tarihinden sonra yapılan imalatlardır. Bu imalatların da, Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar’ın 6/7’inci maddesinde yer alan “Yapı Kayıt Belgesi verilen yapılarda ruhsat alınmaksızın yapılabilecek basit onarım ve tadilatlar yapılabilir”. hükmünü aşan nitelikte ruhsata tabi imalatlar olması halinde, yapı kayıt belgesinin iptali değil 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32 ve 42. maddeleri uyarınca işlem tesis edilmesi gerekmektedir.

İmar barışı düzenlemesi bir bütün olarak gerekçesi ile birlikte değerlendirildiğinde, imara aykırı yapılar için bu belgenin verilmesiyle, mülkiyet hakkının kişiye sağladığı haklardan kullanma hakkına ilişkin olarak, maliklerine yapıyı kullanma yetkisi verdiği, yapının kullanımı ve zilyetliği hususunda idari bir statü sağladığı görülmektedir.

Yapı kayıt belgesi verilmekle sağlanan bu statü, imar mevzuatına aykırı olması nedeniyle korunmayan ve aslında yıkılması gereken bir yapının kullanılması konusunda, yapı malikine idare tarafından bir koruma sağlanmaktadır. Belge, imara aykırı bir yapıyı imara uygun yasal bir statüye getirmemekle birlikte, yapı sahibine binanın kullanımı konusunda olanak sağlamaktadır.

Bu hususlar dikkate alındığında, düzenlemenin, mülkiyet hakkı ile ilişkili olduğu, düzenleme ile imara aykırı olup yıkılması gereken yapıların kullanılmasına müsaade edilerek mülkiyet hakkını genişlettiği görülecektir. Bu kapsamda idare, imara aykırı yapının kayıt altına alınması şartıyla, mer'i mevzuata göre para cezası verilmesi, yıkılması ve yapının kullanımını sağlayan aboneliklerin tesisi hususlarında kendisini sınırlamakta ve yapı malikine mevcut kurallara uyulmaksızın yapının kullanılmasına olanak sağlamaktadır.

16 Ocak 2021 Cumartesi

İDARİ YARGIDA DAVA AÇMA SÜRESİ YÖNÜNDEN İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNUNUN 10. VE 11. MADDELERİNİN FARKI

 

Dava süresi, kamu düzeninden olup, hak düşürücü nitelik taşır.

İdari Yargılama Usulü Kanununda da, davanın süresinde açılıp açılmadığı hususu ilk inceleme konuları arasında sayılmış, davanın süresinde açılmadığının tespiti halinde esasa girilmeden süre aşımı yönünden davanın reddine karar verileceği öngörülmüş (m.14/3-e; m.15/1-b), davanın süresinde açılıp açılmadığı hususunun yargılamanın her aşamasında dikkate alınması gerektiği de vurgulanmıştır (m.14/6).

İdari Yargılama Usulü Kanununda dava açma süreleri belirlenmiş, sürelere ilişkin genel esaslar yanında; ayrıca dava açma süresinin duracağı, kesileceği veya uzayacağı haller de aynı şekilde kanunla düzenlenmiştir. Bu bakımdan, dava sürelerinin taraflarca, sözleşme ile yahut tek taraflı olarak veya mahkeme kararı ile tespit ya da yorum yoluyla değiştirilmesi mümkün değildir. Nitekim Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunun 08.12.1944 tarih ve E:1941/1, K:1944/138 sayılı içtihadın birleştirilmesi kararında, hâkimin içtihatları ile kanun'un tayin ettiği süreleri kıyas ve istidlâl yolu ile tezyit (artırma) ve tenkise (azaltma) yetkisinin olmadığı belirtilmiştir.

Bu bağlamda, bakılan davanın süresinde açılıp açılmadığının değerlendirilmesinde öncelikle 2577 sayılı Yasanın hangi maddesinin uygulanacağının belirlenmesi gerekmektedir:

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde, Danıştayda ve idare mahkemelerinde idari dava açma süresinin, kural olarak yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren altmış gün olduğuna işaret edilmiş; 11. maddesinde, ilgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılmasının üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan idari dava açma süresi içinde istenebileceği, bu başvurmanın, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durduracağı, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, isteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresinin yeniden işlemeye başlayacağı ve başvurma tarihine kadar geçmiş sürenin de hesaba katılacağı hükmüne yer verilmiş; aynı Yasanın 10. maddesinde ise, ilgililerin, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilecekleri, altmış gün içinde bir cevap verilmezse isteğin reddedilmiş sayılacağı, ilgililerin altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilecekleri, altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgilinin bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebileceği, bu takdirde dava açma süresinin işlemeyeceği, ancak, bekleme süresinin başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemeyeceği, dava açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilecekleri kuralı getirilmiştir.

Görüldüğü üzere, 2577 sayılı Kanun'un 11. maddesinde, haklarında idari bir işlem tesis edilen ilgililerin idari dava açmadan önce işlemin "kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması" talebiyle yapabilecekleri başvuruların süresine ve başvuru halinde dava açma süresinin nasıl hesaplanacağına yönelik kurallar yer almakta; 10. maddesinde ise, önceden idari bir işlemin tesis edilmemiş olduğu durumlarda, idari bir işlem tesisi istemiyle idareye yapılan başvurular üzerine açılacak davalarda süre yönünden uygulanması gereken kurallara yer verilmektedir.

Dava açma süresinin, önceden idari bir işlemim tesis edilmemiş olduğu durumlarda idari bir işlemin tesisi istemiyle idareye yapılan başvurular üzerine açılacak davalarda süre yönünden uygulanması gereken 10. madde yerine, haklarında idari bir işlem tesis edilen ilgililerin idari dava açmadan önce işlemin "kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması" talebiyle başvuru yapılması durumunda dava açma süresinin nasıl hesaplanacağına yönelik kurallar içeren 11. madde hükümlerinin uygulanarak belirlenmesi gerektiği açıktır.

Yasanın 11. maddesi kapsamında, idari dava açmadan önce işlemin "kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması" talebiyle yapılan başvuruya altmış gün içinde bir cevap verilmemiş ise, itirazın zımnen reddedilmiş sayılması ve izleyen ikinci altmış gün içinde davanın açılması gerekmektedir. Bu süre geçtikten sonra cevap verilmesi halinde dava açma süresinin yeniden başladığından söz edilemez. Zira İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 10. maddesinin ikinci fıkrasında, yetkili idari makamlarca dava açma süresi geçtikten sonra verilen cevap üzerine tebliğ tarihini izleyen günden itibaren altmış gün içinde dava açılabileceği belirtildiği halde 11. maddesinde, davanın açılmaması veya davanın süreden reddi hallerinde, sonradan yetkili makamlarca cevap verilmesi durumunda, işlemin tebliğinden itibaren altmış gün içinde davanın açılabileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. Dolayısıyla yetkili makamlarca ne zaman cevap verileceği belli olmayan bir durumda, dava süresinin yorum yoluyla süresi belirsiz bir zamana kadar uzatılması mümkün değildir.

10 Ocak 2021 Pazar

HAZİNE TAŞINMAZLARININ İMAR BARIŞINDAN HAK SAHİBİ OLANLARA SATIŞI

 

7143 sayılı Kanunla 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen Geçici 16. maddeyle getirilen düzenlemenin adı imar barışı olmakla birlikte, esasen bu düzenlemeyle getirilen bir imar affıdır.

Bu imar affının en önemli argümanı ise “Yapı Kayıt Belgesi” dir.

Düzenlemeye göre, yapı kayıt belgesi 31/12/2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için kişinin beyanına göre verilecektir.

Yapı kayıt belgesine bağlanan yapılara, su, elektrik ve doğalgaz bağlanacak, İmar Kanunu uyarınca daha önce verilmiş olan yıkım kararları iptal edilecek verilmiş olan para cezaları tahsil edilemeyecektir.

 Ayrıca, yapı ruhsatı alıp da yapı kullanma izin belgesi almamış veya yapı ruhsatı bulunmayan yapılarda, yapı kayıt belgesi ile maliklerin tamamının muvafakatinin bulunması ve imar planlarında umumi hizmet alanlarına denk gelen alanların terk edilmesi halinde yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebilecektir.

Yapı Kayıt Belgesi alınan yapıların, Hazineye ait taşınmazlar üzerine inşa edilmiş olması halinde, bu taşınmazlar öncelikle Bakanlığa tahsis edilecek ve Bakanlıkça yapı kayıt belgesi sahipleri ile bunların kanuni veya akdi haleflerinin talepleri üzerine rayiç bedel üzerinden satılacaktır.

Yasal düzenlemede dikkat çeken husus, Hazine taşınmazları üzerindeki yapılar için Yapı Kayıt Belgesi alınması halinde taşınmazın satılması konusunda Bakanlığın bağlı yetki içinde olduğudur. Diğer bir deyişle hazine mülkiyetinde olan yapılar, imar barışı düzenlemesi vesilesiyle özel mülkiyete açılmak zorundadır.

Bu konuda İstanbul 5. İdare Mahkemesi 27.12.2019 tarih ve E:2019/943, K:2019/2577 sayılı kararında;

“7143 sayılı Yasa ile 3194 sayılı İmar Kanununa ilave edilen geçici 16. maddesinde, yapı kayıt belgesine konu yapının ve arsasının alanın bedelinin ödenmesi ve 31/12/2019 tarihine kadar başvurulması koşullarının gerçekleşmesi halinde Hazineye ait taşınmazlar üzerine inşa edilen yapıların tahsis yapılacak olan Bakanlık tarafından, belediyelere ait taşınmazlar üzerine inşa edilmiş yapılar da ise, ilgili belediyelerce yapının bulunduğu alanın ifrazı yapılarak, ifrazın mümkün olmaması durumunda hisseli olarak yapı kayıt belgesi alınan yapıların sahipleri ile bunların kanuni veya akdi haleflerine doğrudan satışının yapılması öngörülmüştür.

Bu bağlamda, taşınmaz maliki idarenin, 3194 sayılı Kanunun geçici 16.maddesinde yer alan yukarıda belirtilen koşulların sağlanması halinde, yapı kayıt belgesi düzenlenemeyecek yapılar ayrıksı tutulmak kaydıyla, yapı kayıt belgesine konu edilen yapı ve arsasını kullanımında bulunduran kişilere doğrudan satma konusunda bağlı yetkisi bulunmaktadır.” yönünde karar vermiştir.

Konuya ilişkin olarak alt düzenleme yapılmış ve 26.12.2019 tarih ve 30990 sayılı Resmî Gazetede Yayımlanarak yürürlüğe giren 396 sayılı Milli Emlak Genel Tebliği ile Yapı Kayıt Belgesi alınan yapıların bulunduğu Hazineye ait taşınmazların, Yapı Kayıt Belgesi sahiplerine satışına ilişkin usul ve esasları belirlenmiştir.

Anılan Genel Tebliğ’de, Yapı Kayıt Belgesine bağlansa da, ilgilisine satılamayacak taşınmazlar belirlenmiş ve sırasıyla;

a) 31/12/2017 tarihinden sonra üzerine yapı yapılan taşınmazlar,

 

b) 25/2/1998 tarihli ve 4342 sayılı Mera Kanunu kapsamında kalan taşınmazlar,

 

c) 31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanunu kapsamında kalan taşınmazlar,

 

ç) 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununa göre kıyıda kalan yerler,

 

d) 9/8/1983 tarihli ve 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu uyarınca milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları içinde kalan taşınmazlar,

 

e) 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında satışı mümkün olmayan taşınmazlar ve ilgili idare tarafından satılması uygun görülmeyen taşınmazlar,

 

f) 18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nda tanımlanan Boğaziçi sahil şeridi ve öngörünüm bölgesi içinde 3194 sayılı Kanunun geçici 16 ncı maddesi uyarınca adı geçen Kanuna eklenmiş olan kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanda bulunan taşınmazlar,

 

g) İstanbul tarihi yarımada içinde 3194 sayılı Kanunun geçici 16 ncı maddesi uyarınca adı geçen Kanuna eklenmiş olan kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanlarda bulunan taşınmazlar,

 

ğ) 19/6/2014 tarihli ve 6546 sayılı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alanı Hakkında Bazı Düzenlemeler Yapılmasına Dair Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde belirlenmiş Tarihi Alanda bulunan taşınmazlar,

 

h) Özel kanunlar kapsamında kalan ve ilgili idare tarafından satışı uygun görülmeyen taşınmazlar,

 

ı) Sosyal donatı için tahsisli alanlarda kalan taşınmazlar,

 

i) İmar planlarında kamu hizmeti için ayrılmış taşınmazlar (ilgili idare tarafından bu hizmette kullanılmayacağı belirtilenler, fiili veya hukuki durumu itibarıyla kamu hizmetlerinde kullanılması mümkün bulunmayanlar veya ilgili milli emlak idaresince fiilen kamu hizmetinde kullanılmadığı tespit edilenler hariç) veya fiilen kamu hizmetlerinde kullanılan taşınmazlar,

 

j) Teferruğ yoluyla edinilen ve edinme tarihinden itibaren bir yıl geçmemiş taşınmazlar,

 

k) Kamulaştırma yoluyla edinilip 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 23 üncü maddesinde yazılı süresi dolmamış taşınmazlar,

 

l) Taşkın yapı durumunda olanlar hariç; üzerinde havuz, spor sahası, konteyner ve benzeri bina niteliğinde olmayan yapı bulunan taşınmazlar,

 

m) Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup tescili mümkün olmayan taşınmazlar,

 

n) Özel kanun hükümleri gereği kamu kurum ve kuruluşlarına tahsisi, devri, terki ve kullanım hakkı verilmesi gereken taşınmazlar,

 

o) Hatay ili sınırları içerisinde bulunanlar ile Çanakkale ilinin Bozcaada ve Gökçeada ilçeleri sınırları içerisinde bulunan taşınmazlar,

 

ö) Yapı Kayıt Belgesi iptal edilen taşınmazlar,

 

p) Bakanlıkça satışı uygun görülmeyen taşınmazlar satılamaz.

 

düzenlemesi yapılmıştır ki, ç,h,j,k,ı,n,o,p bentlerinde yazılı taşınmazlar yönünden düzenleme 3194 sayılı İmar Kanunun geçici 16. maddesi hükümlerinde getirilen hakları daraltmakla hukuka aykırıdır.

3194 sayılı İmar Kanunun geçici 16. maddesi hükmüne bakıldığında,

4342 sayılı Mera Kanunu

6831 sayılı Orman Kanunu

3621 sayılı Kıyı Kanunu

2873 sayılı Milli Parklar Kanunu

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında olan taşınmazlarla,

18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nda tanımlanan Boğaziçi sahil şeridi ve öngörünüm bölgesi içinde ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alan ile İstanbul tarihi yarımada içinde ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanlarda ve ayrıca 19/6/2014 tarihli ve 6546 sayılı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkında Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde belirlenmiş Tarihi Alanda kalan taşınmazların,

ayrıca üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlar ile Hazineye ait sosyal donatı için tahsisli taşınmazların imar barışı kapsamına alınmadığını görmekteyiz.

Normlar hiyerarşisi kuralı uyarınca alt hukuk normları dayanakları olan üst hukuk normlarının kapsamını daraltıcı ya da genişletici düzenlemeler içeremez. Anılan Tebliğ ile Hazine taşınmazlarının ilgililerine satışı konusunda Bakanlığa sınırları belli olmayan geniş bir takdir yetkisi tanındığı görülmekte olup, bu durumun, keyfi yorum ve uygulamalara yol açabilecektir.

Bakanlığa, Kanun ve Esaslara aykırı olarak keyfiliğe varan takdir yetkisi tanıyan bu hüküm açıkça hukuka aykırıdır.

6 Kasım 2020 Cuma

KIYILARDA KALAN TAŞINMAZLAR VE MÜLKİYET HAKKI

 

Ülkemizde deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerini düzenleyen yasal mevzuat 3621 sayılı Kıyı Kanunudur.

Kıyı Kanununda;

Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırı,

Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alan,

Sahil şeridi: Kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alan şeklinde tanımlanmıştır.

Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır. Buralarda hiçbir yapı yapılamaz; duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamaz. Kıyılardaki ruhsatsız yapılar ile ruhsat ve eklerine aykırı yapılar hakkında 3l94 sayılı İmar Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır.

Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.

Kıyı kenar çizgisi tespit edilmeden kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılamaz.

Sahil şeridine 11 Temmuz 1992 tarihinden önce yürürlükteki plan ve/veya mevzuatta uygun olarak yapılmış veya inşaat ruhsatı alınarak en az su basman seviyesine kadar inşaatı tamamlanmış yapılardaki müktesep haklar saklıdır. Üzerine birden fazla yapı yapılmak üzere ruhsat alınmış parsellerdeki en az su basman seviyesindeki yapılar içinde bu durum geçerlidir.

Mülkiyet hukuku yönünden kıyılar Anayasa’nın 43. maddesinde ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 715. maddesinde ifadesini bulan Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerdendir. Bu alanların özel mülkiyete konu olmaları mümkün değildir. Bu nedenle kıyı kenar çizgisi tespit edildikten sonra kıyıda kalan taşınmazlar için defterdarlıklar ve mal müdürlükleri tarafından herhangi bir bedel ya da tazminat ödenmeksizin tapu iptali davası açılmaktadır.

Bu durum ve imar planları ile getirilen kısıtlamalar kıyı kenar çizgisinin yanlış belirlendiği iddiası ile idari yargıda davaların açılmasına sebep olmaktadır.

Taşınmaz mülkiyetinin Anayasa'nın 35. maddesindeki güvence kapsamına girdiğine kuşku yoktur. Adli yargı mahkemelerince kıyıda kalan taşınmazların tapu iptalleri ile ilgili davalar karara bağlanmadan önce mevcut onaylı kıyı kenar çizgisine göre değil, görevlendirilen bilirkişinin kanaatine göre karar karar verilmekte olması, Valiliklerce belirlenip Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylanan ve imar uygulamaları bakımından geçerli olan kıyı kenar çizgisi tespitlerini tartışmalı hale getirmektedir.

28.11.1997 tarih ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında “kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi görevinin adli yargıya ait olduğuna; ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine” işaret edilmişse de, ilk derece mahkemelerince, kıyıda kalan taşınmazların tapu iptalleri ile ilgili davalarda  mevcut onaylı kıyı kenar çizgisi esas alınmayıp, bilirkişi incelemesi ile taşınmazın kıyı mevzuatına göre konumu belirlenip karar verilmeye devam edilmektedir.

Bu nedenle, 3621 sayılı Kanununa kıyıda kalan özel mülkiyete ilişkin adli yargıda açılmış davalarda idarece belirlenerek kesinleşmiş kıyı kenar çizgisinin esas alınması hükmü getirilerek, yargılamadaki aykırılık giderilebilir.

Kıyıda kalan taşınmazlar için defterdarlıklar ve mal müdürlükleri tarafından tapu iptali davası açılması uygulamasının yasal bir dayanağı bulunmamakla birlikte, nayasanın 43. maddesine ve gerekse 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na göre, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan kıyılarda bulunan özel mülkiyete konu taşınmazlar için tapu iptali davası açılabilirse de, ortada hukuki açıdan geçerli bir mülkiyetin bulunduğu da bir gerçektir.

Kıyıda kalması nedeni ile tapusu iptal edilen taşınmaz sahipleri, iç hukuktan sonuç alamamaları nedeniyle AİHM’de Türkiye aleyhine tazminat davası açmaktadırlar.

AİHM kıyıda kalan taşınmazların tapusunun iptal edilmesini mülkiyet hakkına müdahale olarak görmekte kıyıdaki taşınmazların tapularının iptal edilmesinin Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesi kapsamında mal ve mülkten yoksun bırakma niteliğinde olduğunu vurgulamakta ve tapusu iptal edilen kişiye taşınmazın değeriyle orantılı uygun bir tazminat ödenmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Yargıtay tarafından daha önceden verilen kararlarda kıyıda oluşan tapulara hukuki değer verilemeyeceği belirtilmekte iken AİHM’in tazminat kararlarından sonra görüş değiştirerek kıyılarda oluşmuş tapuların kıyının kamu malı niteliğini değiştirmeyeceği, ancak Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verilmesi, böyle bir yer kıyı kapsamında kalmakla, temel vasfı yani kamu malı olma niteliği değişmemekle birlikte, kişinin söz konusu tapuya dayalı hakkının korunması gerektiğine karar vermektedir.

7 Ağustos 2020 Cuma

İMAR PLANLARINA KARŞI AÇILAN DAVALARDA DAVA SÜRECİNDE TAŞINMAZIN SATILMASININ DAVAYA ETKİSİ

 

İdare Hukukunun genel ilkelerine göre iptal davası açılabilmesi için gerçek ya da tüzel kişiler ile dava konusu edilen işlem arasında ölçülü ve ciddi bir ilişkinin, diğer bir deyişle menfaat bağının bulunması gerekmektedir.

Menfaat ihlali koşulu, iptal davalarının kabulü ve dinlenebilmesi için aranılan koşullardan biridir. Gerek doktrinde gerekse yargı içtihatlarında bu koşul, sübjektif ehliyet koşulu olarak kabul edilmekte, ancak ne tür bir menfaat ihlalinin gerçek ve tüzel kişilere iptal davası açma yeterliliğini sağladığını gösterecek kesin bir ölçü ortaya konulamamakta ve bu ilişki kural olarak iptal davasına konu olan kararın niteliğine göre saptanmaktadır.

Genelde, meşru, kişisel ve güncel bir menfaatin varlığı ve bunların ihlali menfaat ilişkisinin kurulmasında yeterli sayılmakta ve bu husus davanın niteliğine ve özelliğine göre idari yargı mercilerince belirlenmekte, davacının idari işlemle ciddi ve makul, maddi ve manevi bir ilişkisinin varlığı, dava açma ehliyeti için gerekli görülmektedir.

6 Ağustos 2020 Perşembe

CHANGE ARAÇ SAHİPLERİNİN HAKLARI

Çalıntı lüks araçların motor şasi numaralarının perte çıkmış araçların motor şasi numarasıyla değiştirilmesi suretiyle yapılan dolandırıcılığa “change” deniyor. İnternetten veya oto pazarlarından “Change” aracı bilmeden satın alanlar, araçlarının change olduğunu bilmeden trafikte kullanmaktadırlar.

Motor şasi numarası; aracın üretildiği ülke, üretici, üretildiği fabrika, araç tipi, motor tipi, kasa tipi, üretim yılı ve fabrikadan çıkan kaçıncı araç olduğu bilgisini içerir.

Change olduğunu bilmeden yüklüce para ödeyerek satın aldığı ve adına trafik tescilini yaptırdığı aracın, bir gün, change olduğu gerekçesiyle trafik görevlilerince el konulmaktadır.

Böyle bir durumda araç sahiplerinin hakları nedir?

4 Ağustos 2020 Salı

SUÇTA KULLANILAN ARAÇLARIN EL KOYMA VE MÜSADERESİNDE İYİ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN MÜLKİYET HAKKI İHLALİ


Hukukumuzda eşya müsaderesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "Güvenlik Tedbirleri" başlıklı İkinci Bölümünün 54. maddesinde hüküm altına alınmıştır, düzenlemeye göre. müsadere kararı verilebilmesi için eşyanın iyi niyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerekir. Yerleşik Yargıtay içtihatları da bu yöndedir.

Maddenin gerekçesinde, müsaderenin bir şeyin mülkiyetinin devlete geçmesini amaçladığı ve bir yaptırım olan müsadereye hükmedilebilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu olmakla birlikte bu suçtan dolayı bir kimsenin cezaya mahkûm edilmesinin gerekmediği belirtilmiştir.

Hukuki niteliği güvenlik tedbiri olan müsaderenin, suçla mücadele çerçevesinde önemli ve gerekli bir araç olduğu kuşkusuzdur. Bu bağlamda suçta kullanılan eşyanın müsaderesiyle suçla mücadelede caydırıcılığın sağlanması ve yeni suçların işlenmesinin önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Dolayısıyla müsaderenin, kamu yararına dayalı meşru bir amacının olduğu açıktır.

Ancak, müsaderenin nihayetinde bir mülkiyet hakkı sınırlaması olduğu kuşkusuzdur. Mülkiyet hakkına müdahaleye yol açan tedbirlerin keyfî veya öngörülemez biçimde uygulanmaması gerekmektedir. Aksi takdirde mülkiyet hakkının etkin bir biçimde korunması mümkün olamaz.

El koyma veya müsadere gibi tedbirler yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin bireyin menfaatleri ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengeyi bozmaması için suça veya kabahate konu eşyanın malikinin davranışı ile kanunun ihlali arasında uygun bir illiyet bağının olması ve iyi niyetli eşya malikine eşyasını geri kazanabilme olanağının tanınması ve iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir.

Mülkiyet hakkı, sınırsız bir hak olmayıp, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinin de göz önünde bulundurulması suretiyle sınırlandırılması mümkündür.

Her şeyden önce, mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.

Kanuna dayanmayan sınırlandırma, kamu yararı amacı taşısa ve ölçülü olsa da mülkiyet hakkı ihlal edilmiş kabul edilir. Burada, sınırlandırmanın dayanağı kanunun da yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir olması gerektirmektedir.

Bir temel hak ve hürriyet ihlal edildiğinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için, mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanması yanında, öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi gerekmektedir.

Suçta kullanılan araçlara el koyma ve sonrasında müsadere kararlarında, kanuni dayanağın bulunmadığının sonradan anlaşıldığı hallerde, aracın malikine iadesi malikin mağduriyetini kısmi olarak gidermekle beraber, kamu yararı ile ilgilinin mülkiyet hakkı arasında bozulan adil dengenin sağlanabilmesi, dolayısıyla müdahalenin ölçülü olduğundan söz edilebilmesi için, el koyma ve müsadere nedeniyle ilgilinin oluşan maddi ve manevi zararına karşılık uygun bir tazminat verilmesi suretiyle zararlarının da karşılanması gerekmektedir. (AİHM Ciantar ve Maxkim Ltd/Malta kararı)

El koyma ve müsadere dolayısıyla oluşan maddi zarar ise, el koyma sürecinde aracın bakımının yapılmaması nedeniyle yıpranmasından kaynaklı değer kaybı ve diğer yandan, bu süreçte ilgilinin aracını kullanamamasından kaynaklı gelir kaybıdır. Bu tür zararların kamu tarafından karşılanması hak ihlallerinin önlenmesi açısından gereklidir.

Emsal Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 19/11/2018 tarihli ve E.2018/4959, K.2018/10881 sayılı kararı, "... Somut olayda, 5607 sayılı Kanuna aykırılık suçu kapsamında el konulan kamyon iyi niyetli üçüncü kişi konumundaki davacı şirkete ait olduğu anlaşıldıktan sonra da el koyma tedbirinin fiili olarak uygulanmasına devam edilmiştir. El konulan aracın fiilen alıkonulması yerine trafik siciline şerh konulmasının niçin yetersiz kaldığı, 5271 sayılı CMK'nun 128. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca kara, deniz ve hava ulaşım araçları hakkında verilen el koyma kararlarının sicile şerh verilmek suretiyle icra olunacağı düzenlendiği halde, hangi gerekçe ile araca fiilen el konulduğu, mahkeme kararından anlaşılamamaktadır. Mahkeme davacı şirketi somut olay bakımından iyi niyetli üçüncü kişi konumunda olduğunu kabul ederek aracın kendisine iadesine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin 20/9/2017 tarih ve 2014/14195 başvuru numaralı kararında da belirtiği üzere suçta kullanılan veya suça konu eşyalara el konulması; bu eşyaların yeniden suçta kullanılmalarının önüne geçilmesi, caydırıcılığın sağlanması ve muhtemel bir müsaderenin sonuçsuz kalmasını önlemek gibi amaçlar taşımaktadır. Bununla birlikte kamu makamlarının söz konusu tedbirleri alırken kişilerin mülkiyet haklarının korunmasını da gözetmeleri gerekmektedir. Fiilen el koyma tedbirinin uygulanması, kişilerin geçici süreyle de olsa mülkünden yoksun bırakılması gibi ağır bir sonuca yol açmaktadır. El konulan aracın müsadere edilemeyeceğinin anlaşılmasına ve davacı şirketin aracının sicil kaydına şerh konulmak suretiyle daha az zarara yol açabilecek bir yolun da varlığına rağmen yargılama sonuna kadar kamyona fiilen el konulması şeklindeki müdahalenin 5271 sayılı CMK'nun 128. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı olduğu gibi ölçülülük ilkesi ile de bağdaşmadığı anlaşılmaktadır. Tüm bu açıklamalar ışığında, davacının tazminat talebi doğrultusunda zararını karşılayacak uygun bir maddi tazminata karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi [kanuna aykırıdır.]..."

 

 

 

 

 


25 Temmuz 2020 Cumartesi

TAŞINMAZLARINI, OHAL KHK’SI İLE KAPATILAN KURUMLARA KİRAYA VERENLERİN MÜLKİYET HAKLARI


Bilindiği gibi, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi sonrasında 20.07.2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hal kapsamında 23.07.2016 tarihinde çıkarılan ilk olağanüstü Kanun Hükmünde Kararname olan 667 sayılı Olağanüstü Hal kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararname ile FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatlı ve iltisaklı olduğu belirlenen bir kısım özel sağlık kurum ve kuruluşları, özel öğretim kurum ve kuruluşları ile özel öğrenci yurtları ve pansiyonları, vakıf ve dernekler ile bunların iktisadi işletmeleri, vakıf yükseköğretim kurumları, sendika, federasyon ve konfederasyonlar kapatılmıştır.

Kapatılan kurumların her türlü taşınır ve taşınmazları ile mal varlıkları, alacak ve hakları, belge ve evrakı Maliye Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğüne bedelsiz olarak devredilmiştir.

Kapatılan vakıf yükseköğretim kurumlarının sağlık uygulama ve araştırma merkezleri ve kapatılan diğer kurum ve kuruluşlara ait olan taşınırlar ile her türlü mal varlığı, alacak ve haklar, belge ve evrak Hazineye bedelsiz olarak devredilmiş, bunlara ait taşınmazlar tapuda resen Hazine adına, her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak tescil edilmiştir.

Kapatılan bu kurumların her türlü borçlarından dolayı hiçbir şekilde Hazineden bir hak ve talepte bulunulamayacağı bu Kanun Hükmünde Kararname ile kurala bağlanmıştır.

Yine olağanüstü hal döneminde 29.10.2016 tarihinde çıkarılan 675 sayılı Olağanüstü Hal kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin olağanüstü hal kapsamında yürürlüğe konulan kanun hükmünde kararnameler gereğince kapatılan özel öğretim kurum ve kuruluşları ile özel öğrenci yurtları ve pansiyonlarının faaliyetlerini sürdürdükleri dönemde üzerlerinde bulundukları, mülkiyeti kapatılan kurumların sahibi gerçek veya tüzel kişilere ait taşınmazlardan 01.01.2014 tarihi ile kapatılma tarihleri arasında üçüncü kişilere devri yapılmış olan ve ancak üzerinde yine kapatılanlar kurumların faaliyet göstermeye devam ettiği taşınmazların geçmişteki bu devir işlemleri muvazaalı kabul edilmiş ve taşınmazlar ve tapuda ilgisine göre Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü adına her türlü kısıtlama ve taşınmaz yükünden ari olarak resen tescil edilmiştir.

Bu yazımızda, kapatılan bu kurum ve kuruluşlar hakkında uygulanan işlemler üzerinde değil, taşınmazlarını söz konusu kurum ve kuruluşlara kiraya vermiş olan mülk sahiplerinin mağduriyetleri ve sahip oldukları hakları üzerinde duracağız.

FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatlı ve iltisakı belirlenip kapatılan kurumların bir kısmının, kiraladıkları taşınmazlar üzerinde faaliyet gösterdikleri bilinmektedir. Bu noktada, taşınmazlarını bu kurumlara kiraya vermiş olan ve söz konusu kurumlarla veya FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatı ve iltisakı olmayan, aralarında sadece kiracı-kiraya veren ilişkisi bulunan mülk sahipleri için uygulamada bir kısım mağduriyetlerin doğduğu bir gerçektir.

Kapatılan kurumlar faaliyet gösterdikleri binalarla birlikte mühürlenmiş, tapu kayıtları üzerine “Valilik veya Kaymakamlıktan izin alınmadan herhangi bir işlem yapılmayacaktır.” şerhi konulmuş, binalar, söz konusu kurumlarla veya FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatı ve iltisakı olmayan, aralarında sadece kiracı-kiraya veren ilişkisi bulunan mülk sahiplerine uzun bir süre iade edilmemiş, hatta bir kısmı Devlet kurumlarınca kullanılmıştır.

Bir kısım mülk sahiplerinin iade talepleri, “Geriye yönelik herhangi bir hak talebinde bulunmayacağına dair taahhütname vermesi şartıyla” karşılanmış, bu yönde taahhütte bulunmayanların taşınmazları iade edilmemiştir.

Bu yönde bir taahhüt şartı, söz konusu kurumlarla veya FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibatı ve iltisakı olmayan, aralarında sadece kiracı-kiraya veren ilişkisi bulunan mülk sahipleri için haklı yasal bir nedene dayanmadığı gibi, aynı zamanda Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korumaya alınmış mülkiyet hakkı ihlalidir.

Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren temel bir haktır.

 Anayasanın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesinde, "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." hükmüne, 35. maddesinde de, "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz." hükmüne yer verilmiştir.

Ancak, mülkiyet hakkı da, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin sınırlama rejimine tabidir. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında Anayasanın 13. maddesindeki ölçütler göz önüne alınmak zorundadır.

Mülkiyet hakkına getirilen sınırlandırmanın, Anayasanın 13. maddesinde öngörülen öze dokunmama, Anayasanın ilgili maddesinde belirtilmiş olma, kanunlar tarafından öngörülme, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olması gerekir.

Anayasanın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir.

Ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülklerinden mahrum bırakılmaları halinde elde edilmek istenen kamu yararı ile mülkünden mahrum bırakılan bireyin hakları arasında adil bir dengenin de kurulması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile araç arasındaki ilişkiyi yansımaktadır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir. Bu sebeple mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerde, hedeflenen amaca ulaşabilmek için seçilen müdahalenin elverişli, gerekli ve orantılı olması gerekmektedir.

Bir taşınmazın malikine hiçbir karşılık ödenmeden tasarruf hakkı tanınmaması mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını aşan, hakkın özünü zedeleyen ve mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden bir durumdur.

Toplumun genel çıkarları karşısında mülkiyet hakkına yapılacak müdahalelerde Devletin geniş bir takdir hakkı bulunduğunu kabul eden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, bu takdir yetkisi kapsamında, kamu yararı ile bireyin temel haklarının korunması arasında adil bir denge sağlanıp sağlanmadığını, kullanılan yöntem ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık bulunup bulunmadığını araştırmakta, başvurucunun çok aşırı bir yüke maruz kaldığını belirlediğinde hak ihlali kararı vermektedir.

FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı kurumların kapatılmasında meşru bir amacın bulunduğu söylenebilirse de, taşınmazlarını bu kurumlara kiralayanların taşınmazlarına yıllardır tasarruf edememesinin, semerelerinden yararlanamamasının yasal bir dayanağı bulunmadığı gibi, kamu yararı ile bireyin temel haklarının korunması arasında adil bir denge de bulunmadığından, bu kişilerin zararının Devlet tarafından karşılanması gerekir. Aksi, mülkiyet hakkına yapılan ölçüsüz bir müdahale teşkil eder.


18 Temmuz 2020 Cumartesi

DİSİPLİN HUKUKUNDA SAVUNMA HAKKI



Savunma hakkı Anayasal güvenceye sahip bir haktır. Anayasa'nın 129. maddesinin 2. fıkrasında, memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Anılan Anayasa hükmünün gerekçesinde, "yapılacak disiplin kovuşturmalarında ve disiplin cezası uygulamasında ilgiliye isnat olunan hususun bildirilmesi, dinlenilmesi, savunmasını yapma imkânı tanınması bu madde ile güvence altına alınmaktadır" ifadelerine yer verilerek, disiplin cezaları ile ilgili olarak Anayasal güvenceye bağlanan savunma hakkının içeriği belirtilmiştir. 

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 129. maddesinde, ''Yüksek disiplin kurulları kendilerine intikal eden dosyaların incelenmesinde, gerekli gördükleri takdirde, ilgilinin sicil dosyasını ve her nevi evrakı incelemeye, ilgili kurumlardan bilgi almaya, yeminli tanık ve bilirkişi dinlemeye veya niyabeten dinletmeye, mahallen keşif yapmaya veya yaptırmaya yetkilidirler. Hakkında memurluktan çıkarma cezası istenen memur, sicil dosyası hariç, soruşturma evrakını incelemeye, tanık dinletmeye, disiplin kurulunda sözlü veya yazılı olarak kendisi veya vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına sahiptir." hükmüne, 130. maddesinde de, "Devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemez. Soruşturmayı yapanın veya yetkili disiplin kurulunun 7 günden az olmamak üzere verdiği süre içinde veya belirtilen bir tarihte savunmasını yapmayan memur, savunma hakkından vazgeçmiş sayılır." hükmüne yer verilmiştir. 

17 Temmuz 2020 Cuma

DİSİPLİN HUKUKUNDA SUÇ VE CEZADA KANUNİLİK İLKESİ



Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve yasalarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin önkoşullarındandır.

 Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade eder. Bu bakımdan, kanunun metni, bireylerin, gerektiğinde hukuki yardım almak suretiyle, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkân verecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. 

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Danıştay Kararları Işığında Kamulaştırmasız El Atma Kitabının 2. Baskısı Yayınlandı!


Danıştay Kararları Işığında Kamulaştırmasız El Atma kitabının genişletilmiş 2. baskısı yayınlandı!

Seçkin Kitabevi tarafından yayınlanan 2. baskıya buradan ulaşabilirsiniz.



Hukukumuzda, idarenin kamulaştırma işlemi yapmaksızın, özel mülkiyete konu bir taşınmaza fiili olarak el atması yanında, özel mülkiyetteki taşınmazların daha ziyade uygulama imar planı ile kamu kullanımına ayrılması ve idare tarafından anılan taşınmazın kamunun eline geçmesi için gerekli olan kamulaştırma ve parselasyon gibi uygulama işlemlerinin belirli bir sürede yapılmaması durumunu ifade eden hukuki el atmanın da mülkiyet hakkına müdahale olarak değerlendirilip kamulaştırmasız el atma olarak kabulü ve bunun sonucunda gerek içtihatlar gerekse yasal düzenlemelerle ile idari yargıda tazminat istemli davaya konu edilebilmesinin önünün açılması sonucu Danıştay'ın konuya ilişkin karar ve görüşleri önem kazanmıştır.

Mülkiyet hakkını ve bu hakkın hangi durumlarda sınırlandırıldığını, mülkiyet hakkı ile doğrudan ve yakın bir ilişki içerisinde bulunan imar planlarını, parselasyon ve kamulaştırma işlemlerini, öğretideki görüşleri ve uygulamada Danıştay'ın uyuşmazlıkları karara bağlarken üzerinde durduğu hususları içeren ve belirli bir sistematik içinde hazırlanan bu kitap; 6745 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 07.09.2016 tarihinden itibaren imar planı ile taşınmazına hukuken el atılan ve tasarruf hakkı kısıtlanan kişilerin dava hakkını beş yıl öteleyen 2942 sayılı Kanun'un Geçici 11'inci maddesinin ve sonrasında kısmen Ek Madde 1 hükümlerinin Anayasa Mahkemesince iptalinden sonra önem kazanan konuya ilişkin güncel mevzuat ve yargı içtihatlarını okuyucuya sunmaktadır.

Barkod: 9789750260476
Yayın Tarihi: Temmuz 2020
Baskı Sayısı:  2
Ebat: 16x24
Sayfa Sayısı: 376
Yayınevi: Seçkin Yayıncılık
Kapak Türü: Karton Kapaklı
Dili: Türkçe

İmar Planları ve Değişikliklerinin Yürürlüğe Girmesi ve Kesinleşmesi

Bilindiği gibi planlar kapsadıkları alan ve amaçları açısından Mekânsal Strateji Planları, Çevre Düzeni Planları ve İmar Planları olarak adlandırılır. İmar planları, Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından oluşur.
İmar Hukukunda genel kanun olan 3194 sayılı İmar Kanunu’na göre, belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları ilgili belediyelerce; belediye ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde yapılacak planlar ise valilik veya ilgilisince yapılır veya yaptırılır.
Belediyeler ve valilikler dışında, özel kanunlarla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na, İller Bankası’na (İlbank), Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, Organize Sanayi Bölgelerine, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne de plan yapma yetkisi verilmiştir.
Belediye ve mücavir alan sınırları içinde ilgili belediyelerce; belediye ve mücavir alan sınırları dışında ise valilik veya ilgilisince yapılan veya yaptırılan planlar, belediye meclisi ve il genel meclisince kabul edilir, yasal tabiri ile onaylanır.
İmar planlarının, kesin ve yürütülebilir idari işlem olarak oluşup ortaya çıkabilmesi için Kanunda öngörülen tüm prosedürün tamamlanması gerekir.
Kesin işlemler, idare adına irade tesisine yetkili en son idari merciden geçerek yürürlüğe giren idari işlemlerdir. Bu bağlamda, belediye meclisi ve il genel meclisinin diğer kararları gibi, planların kabulüne ilişkin kararların da idari işlem olarak kesinleşmesi, bu kararların belediye başkanı ve vali tarafından onaylanmasına bağlıdır. Bu suretle tekemmül eden meclis kararı ile yürürlüğe giren imar planları ilanı gereken düzenleyici işlemlerden olduğundan, Kanunda öngörüldüğü şekilde ilanı, aleniyet kazanması gerekir. İlan imar planlarına aleniyet kazandırır.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Kamulaştırmasız El Atma Tazmi̇natlarının Tahsi̇li̇nde Son Yasal Durum ve Anayasaya Aykırılık Sorunu


İdarenin, kamulaştırma işlemi yapmaksızın, kendi mülkiyetinde olmayan bir taşınmaza yönelik eylem ve tasarrufta bulunması, fiili el atma olarak değerlendirilmekte ve bu sebeple açılan davalarda adli yargı, Asliye Hukuk Mahkemeleri görevli bulunmaktadır.